Cihan Tasarim
     
İletişim
 
 
 
 
 
 
Anasayfa
Atatürk
Başbuğ
Genel Başkan
Türk Müziği
İslam Tarihi
Abide Şahsiyetler
Türk Tarihi
İletişim
Faydalı Siteler
Ziyaretçi Defteri
E-Devlet
Nöbetçi Eczaneler
Haberler
   
 
 
   
   
Başbuğ Resimler
Parti Resimleri
      
YAZARLAR
Battal ARSLAN

25 / 06 / 2009
BEN ANADOLUYUM
Bugün30
Toplam22700
 
 
                    
 
 
Netanyahu-Lieberman PDF Yazdır E-posta
Pazar, 06 Haziran 2010

 Sebahattin ÖNKİBAR' ın  İsrail ve İHH nın Yardım Kampanyası Hakkında yazısı

Netanyahu-Lieberman ile Tayyip ve Davutoğlu!

Tayyip Erdoğan, Şeyhülislam değil Başbakan!
Yani fetva makamında değil!
Öyle iken Gazze’ye yardım götürürken İsrail tarafından öldürülenler için şehittirler ifadesini kullandı!


Öldürülenler arasında Müslüman olmayan ve hatta belki ateistler de var!.. Tamam Erdoğan onları kast etmemiş diyeceksiniz ama ölen Türklerin şehit olduklarına nasıl hükmedebiliyor?
Recep Bey, onlar şehit dediğine göre belli ki yardım seferini gaza ve cihad olarak mütalaa ediyor! Peki böyle bir teşebbüse insani yardım denilebilir mi?
Siz gazaya ya da cihada giderseniz, karşınızdaki de doğal olarak kendini savunacak!
Kastım elbette İsrail’in yaptığı haydutluğa gerekçe üretmek değil ama Recep Tayyip Bey böyle bir jargon ile konuşursa iş oraya çıkıyor!
Sadece o, şehittirler beyanı bile pek çok şeyi ifşa etmiyor mu?
Dürüst olalım, bu yardım teşebbüsü ambalajının iki amacından biri Gazze’ye uygulanan malum ablukayı aşmak, diğeri de bu olayı Türkiye’de iç kamuoyunun tüketimine sunmaktır.
Peki ya Ahmet Davutoğlu’nun ABD’de ettiği “Bu olay Türkiye’nin 11 Eylülüdür” sözüne ne demeli?
Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş, Başbakan yardım olayına gaza ve cihad derse, Dışişleri Bakanı da saldırıya 11 Eylül diyecek tabii!
Soruyorum bu iki kafanın, bütün dünyanın aşırı ve dinci diye   hedefe oturttuğu İsrail’in Başbakanı ve Dışişleri Bakanı olan Netanyahu-Lieberman fanatiklerinden ne farkı var?
Maalesef bugün hem İsrail’de hem de Türkiye’de benzer kafalar  iş başındadır ve oluşan krizin temel nedeni budur!
Öyle olmasaydı İHH adlı Hamas irtibatlı bir dinci kuruluşun koskoca Türk Devletinin dış politikasını adeta tayin ve icra eder konumda olmasına izin verilmez ve de  İspanyol engizisyonculardan, Hitler’den kaçan Yahudilere kucak açan Türklere İsrail bu alçak muameleyi yapmazdı.
Altını çizerek yazıyorum, Başbakan Erdoğan’ın bilgisi ve onayı olmadan İHH kendi başına böyle bir organizasyonu yapmaz, yapamaz. İHH, AKP’nin arka bahçesi ve finansmanı dolaylı olarak o sağlıyor. Dolayısı ile ilk teşebbüsten itibaren bu sürecin bütün safahatı Recep Bey’in bilgisi ve onayı dahilindedir. Recep Bey’in amacı bu teşebbüsle biraz yüreğini kor gibi yakan Filistin ateşini söndürmek ama fazlalıkla da yukarıda söylediğimiz gibi ‘One Minute’ misali yapay bir kahramanlığa zemin hazırlamaktı, lakin bu sefer hesap tutmadı ve tezgah başlarına çöktü!
Evet, Türkiye ile İsrail arasında oluşan krizin temel müsebbipleri iki devleti yönetenlerdir. Birinin bilinç altında Yeni Osmanlıcılık diğerinde de Büyük İsrail var.
TAHVİL...
Çeçenler ve Iraklılar Müslüman değil mi?
AKP ve tayfası Filistin ve Gazze için neden ağıt yakıyor? Orada yaşayan Müslümanlar çile çekiyor diye! İyi ama benzer çileler Rusya’nın çizmesi altında inleyen Çeçenler için geçerli değil mi? Çeçenler konusunu Rusya’yı  kızdırmamak için ağzına dahi alamayanlar, iş Gazze ve Filistin’e geldi mi aslan kesiliyorlar! Keza aynı şekilde Irak’ta yaşayanlar Müslüman değil midir? ABD yüz binlerce Müslüman’ı alçakça katlederken ve hatta Hazreti Ali Camii Şerifi bombalanırken bu İHH ve benzerleri bugünkü gibi sokaklara neden çıkmadı? Demek ki temel amaç İslâm, şu, bu değil, istismardır. Türk kamuoyunda Yahudilere ve İsrail’e karşı doğal bir karşıtlık var ya, AKP ve güruhu onu istismar ve oya tahvil etmek istiyorlar! Yok öyle değilse Müslümanlar arasında yaptıkları bu çirkin ayırımcılığı açıklamalıdırlar!
UTANÇ...
İHH’nin sorumluluğu ve Fetih Ordusu karşılaması!
Tamam tetiği çeken İsrail askerleri de ona zemin hazırlayan ya da gerekçe üreten İHH yönetimidir. İsrail günler öncesinden ambargoyu delmeyi amaçlayan bu teşebbüse izin vermeyeceğini açıklamadı mı? Açıkladı... Öyle ise İHH gemiye doldurduğu o insanları, göz göre göre ölüme nasıl sürükler? İHH kağıt üzerinde olsa da bir yardım kuruluşu değil mi? Öyle ise nasıl oluyor da cihada giden sözde İslâm gerillası gibi davranabiliyor! Tablo net, bu ölümlerden İsrail kadar İHH da sorumludur ve hukuk önünde hesap vermelidir. Evet, Türk adaleti kişileri insani yardım argümanı ile kandırıp ölüme sürükleyen İHH’yi yargılamak zorundadır... Tam bu noktada bir parantez açıp şunu soralım. Önceki gece televizyonlardaki o görüntülerden utandım. Bütün haber kanalları canlı yayında sanki fetihten muzaffer bir şekilde dönen kahramanlarımızı karşılar gibi o malum güruhu karşıladı. Hayır onlar asla kahraman değil, pek çoğu bezirgan!
YARA...
Türkiye şamar oğlanı!
Kahrolsak da hakikat şudur; İsrail gerçek bir devlet gibi davranmış, Türkiye’nin caydırıcılık imajında ise onulmaz bir yara daha açılmıştır. Uluslararası arena laftan değil, güçten anlar. İşte ABD ve İsrail örnekleri ortada... ABD binlerce kilometre öteden geldi ve olmayan nükleer bombayı bahane edip Irak’ta bir milyondan fazla insan öldürdü. Gıkını çıkarabilen oldu mu? Devletlerarası ilişkilerde hukukun gücü değil, gücün hukuku egemendir. Tersi olsa zaten devletler niye ordular beslesin! Evet Türkiye, AKP ile inandırıcılık ve caydırıcılık bağlamında artık yerlerde sürünüyor. Çuval olayı ile başlayan bu sürece her gün yeni bir densizlik eklenmiştir. Düşünün koca Türkiye, AKP döneminde Barzani gibi bir kabile reisi tarafından bile  “Ben de Diyarbakır’a müdahale ederim ha” diye tehdit edilebilmiştir.

alıntı

 

Yorum yok
 
O BİR ASLANDI PDF Yazdır E-posta
Cuma, 07 Mayıs 2010

                                                                VEYSEL ERASLAN

25 haziran 1980 karanlık ve puslu bir gündü, sanki 12 Eylül’ ün ayak sesleri geliyordu, insanlar sokağa çıkmaz pencereden dışarı bakamaz durumdaydı. Polis bölünmüş asker susmuş meydan emperyalistlerin uşakları kominist köpeklere kalmıştı. İnsanlar korku ülke çaresizdi ‘’ Köpekleri Salmışlar, Taşları Bağlamışlardı’’ sesi çıkanlar sadece koministlerdi. Polis asker vatandaş demeden saldırıyorlar kan döküyorlar döktükleri kanıda bardak bardak içiyorlar, kan gölüne çevirdikleri cennet vatanı da emperyalist kominist ülkelere de peşkeş çekmenin hesabını yapıyorlar,  kızıl paçavraları sağa sola kurtardık  bura bizim dedikleri bölgelere asıyorlar, Türk Bayraklarını Yakıyorlardı. Polis çaresiz Asker 12 Eylül Darbeleri yapmanın hesabı ile az kaldı diye ellerini oğuşturuyordu. O gün 25 Hazirandı… Unuttukları bir şey vardı … Sırtına 250 milyon Türk’ ün meselesini vurmuş, Hacı Bayram Veli’lerin, Hacı Bektaş ların, Ahmet Yesevilerin, Mevlana’ nın Osman Gazinin, Fatih Sultan Mehmet’ in Mustafa Kemal ATATÜRK’ ün emaneti  Antep’ te Sarıkmış’ ta Çanakkale’ de kurtuluş savaşında Edirne’ de binlerce şehidin kanı ile sulanmış mübarek ve kutsal toprakları namus bellemiş…. Veysel  ERASLAN’ dı. Ben buradayım karanlıktan korkmuyorum koministlerden korkmuyorum, ölümden korkmuyorum diyerek karanlığa doğru kominist köpeklere doğru dev cüssesiyle yürüyordu, birden 50 – 60 kızıl köpek tarafından çevresi sarıldı. Veysel kaçmadı teşebbüs’ de etmedi havada uçuşan sopalara tekme ve tokatlara yumruklarıyla karşılık veriyordu. Üstü başı yırtılmıştı kan viran içinde kalmıştı yılmadı yıkılmadı tek başına vermiş olduğu mücadele gözü dönmüş köpekleri korkutmuş dövmek için saldıranlar kaçmanın yolunu arıyorlardı fırsatını bulan tüyüyordu dakikalar sonra etrafında kimsenin kalmadığını gören Veysel dizlerinin üzerine çöktü ellerini havaya kaldırarak  yaratan rab’ bine hamd etti kalkmak istedi kalkamadı çok yorulmuştu her tarafı ağrımaya başlamıştı. Öylece kalakaldı karanlık iyice çökmüştü her zaman kalabalık olan sokak inadına boştu inadına sessizdi  bir eliyle yerden destek alarak doğrulmaya çalışırken diğer eliyle de ağrıyan kafasını tutuyordu koluna aşağı  kan akıyordu. Hamd etti hayattaydı birden karanlığı yırtan sesle irkildi  belinde duyduğu müthiş acıyla tekrar yere düştü bir şey demek istedi diyemedi gözlerinin önü kararıyordu aklında kalan son sözü anamdı.     Karanlığı yırtarak gelen kahpe kurşun Veysel’ imi belinden vurmuştu. Evin direğini yıkmış ocağını söndürmüştü. 12 Eylül olmuş karanlığı tüm ülkeyi sarmıştı. Karanlık sokaklarda dehlizler de kovalamacalar  başlamıştı, asker önüne geleni yakalıyor yakalananlar akibeti belli olmayan meçhul adreslere gönderiliyordu. hergün onlarca ocak söndürülüyor, yüzlercesi tutuklanarak c-5 lerde sonu gelmeyen işkencelere tutuluyordu. Karanlık dehlizlerden gelen sesler tüyler ürper diyor, darağaçlarında fidanlar budanıyor, kimsenin kimseye uzatacak eli kolu kalmamıştı elini uzatanın kolunu, kolunu uzatanın bedeni gidiyordu. Sokak terörü bitmiş büro terörü başlamıştı, karakollar da şubelerde cezaevlerinde meçhul ölümler intiharlar başlamıştı. 11 eylül de ülkede olmayan güç, 12 eylül gecesi uzaydan gelmişti. İnsanlar çaresiz Veysel hepten çaresizdi, belden aşağısı felç olmuştu yatağa mahkum edilmiş sabırla sınavı başlamıştı…. Ekrem SEÇKİN Mamak askeri Cezaevi a.Blok 7. Koğuş (O BİR ASLANDI)

Yorum yok
 
deneme PDF Yazdır E-posta
Salı, 05 Ocak 2010
denemeYorum yok
 
fikri ARIKAN PDF Yazdır E-posta
Perşembe, 08 Ekim 2009

 

Mamak askeri Cezaevi A blok 7 koguşta büyük heyecan vardı Ziyaret günü gelmişti tutuklular bu günün gelmesini dört gözle beklerken bir taraftan da ziyaretci gelmesin diyordu. zira görüş kabinine giderken ,orada ve koğuşa geri dönene kadar olan zamanda yapılan eziyete dayanmak zordu. beklenen oldu ekrem seçkin anonsu ile kapıdaki nöbetciye

-Komutanım ziyaret var.!!!!

- kim lan

- Ekrem seçkin Komutanım

- süleman ŞAHİN komutanım

- iki kişimi mi lan

- evet komutanım diyen kominist süleymana uzat elini sanamı sordum ..(Kapıdaki mazgaldan elini dışarı uzatıyorsun eline jopla vuruyorlar) ... kaçtane indi bilmiyorum yırtığımı sanıyordum, Nöbetci bana dönerek sen ziyarete gitmiyecekmisin?

- gideceğim komutanım

- niye sesin çıkmıyor uzatlan elini ..Pat pat pat faslıdan sonra koğuş kapısı muhteşem sesini çıkararak açıldı tecrit 2 nin önkısmındaki toplanma yerine koşarak vardık diğer koğuşlardan ve tecritlerden gelenlerde orada kabin sırasına göre diziliyorduk. benim hemen arkamdan Fikri ARIKAN okundu

- nasılsın dedim yavaşca

- ne konuşyorsunuz lan diye tekme tokat saldıran asker benden sonra Fikriye döndü Baktı sonra vazgeçti - içimden amma balık dedim. Sağa dön koşar adım marş marş komutuyla koşarken Fikri kısık sesle Ekrem Savcı Nurettin SOYER'e çıkardılar istedikleri itirafları yaparsam cezamı onaylamıyacaklarını söyledi savcıya götürüldüğüm Yanlış anlaşılmasın Ona dedimki - sizinle işbirliği yapmayacağım hazıladığınız bu düzmece evrakları imzalamıyacağım, kendime ve davama ihanet emiyeceğim. savcıya beni asında ÜLKÜCÜ NASIL GİDERMİŞ görün, Rüyamda mustafayı gördüm beni bekliyor dedim. kabinlere giriyorduk Arkadaşlar Hakını helal etsin ben helal ettim dedi....Kabine girdiğimde Annem ağlıyordu ama şaşkındı belkide beni ilk defa ağlarken görüyordu .Ziyaret nasıl geçti bilmiyorum askerin Fikri'ye neden vurmadığını yeni anladım içimden keşke onuda dövseydiler, keşke onun yerine beni dövmeseydiler, keşke bugün sabah olmasaydı. keşke keşke ziyaret hiç gelmeseydi diyorum. kendi çaresizliğime ağlarken onun adına seviniyordum çünkü ben Mustafa PEHLİVANOĞLU'nu rüyamda göremiyordum.                                                                                        Ekrem SEÇKİN

Yorum yok
 
ÜLKÜCÜ GENÇLER PDF Yazdır E-posta
Cuma, 11 Eylül 2009

ÜLKÜCÜ GENÇLER

"C-5 adlı işkencehanede, insanlık dışı işkenceler devam ediyordu. Binadan 24 saat

canhıraş çığlıklar yükseliyordu.

O günlerde, Mahir Damatlar, Emir Kuşdemir, Erdal Ak, Kenan Ekin, Burhan Emüştekin,

Ercan Koç ve Bekir Bağ da yeni yakalanmış ve C-5'te İşkenceye alınmışlardı. Mahir

Damatlar, neredeyse 24 saat askıda sallanıyordu. C-5'de en ağır işkencelerden geçenlerden

biri de Mahir Damatlardı.

Bekir Bağ ise, 17 yaşındaydı. Mahir Damatlar ve Emir Kuş-demir'le birlikte korkunç

işkencelere tabi tutuluyordu. Üstelik, bütün suçlamaları kabul etmiş, "Tamam, ben yaptım"

demişti.

Verdiği bu ifade, işkencecileri tatmin etmedi. Çünkü, 17 yaşındaydı ve ceza alsa bile kısa

bir süre yatıp çıkacaktı. Onlar, Bekir Bağ'ın farklı ifade vererek, Mahir Damatlar ve Emir

Kuşdemir'i suçlamasını istiyorlardı. O'nü ayrı bir yere kapatıp, arkadaşlarından tecrit

ettiler. Sürekli olarak aynı telkinde bulundular:

- Bu ifadeni değiştireceksin. Bu suçları sen işlemedin. Asıl suçluların Mahir ve Emir

olduğunu söyleyeceksin.

17 yaşındaki Bekir Bağ, günlerce ağır işkencelere tabi tutuldu.

Bir gün askerler telaş içinde koşuşturmaya başladılar. Cezaevinde bir olağanüstülük olduğu

açıkça belliydi. Bazı Ülkücü gençleri hücrelerinden çıkardılar. Bekir Bağ'ın hücresinin

yanına götürdüler:

- Arkadaşınız kendisini astı.

Herkes, anında neler olduğunu anlamıştı. Çünkü, tamamı C-5'ten geçmişti. Orada, Bekir

Bağ'a neler yapıldığına herkes şahit olmuştu. Askerler ise, olaya bir açıklama getirmek için

çırpınıyorlardı:

- Yatak çarşafını yukarıdaki elektrik tellerine bağlamış.Kendisini asmış.

Oysa, bu mümkün değildi!

Hiçbir Ülkücü tek kelime bile etmedi. Hiçbiri yorum yapmadı. Tamamı, "Biz aptal mıyız?"

dercesine askerlerin yüzüne baktı!

O sırada bir tabip teğmen de hücrenin önüne gelmişti. Birlikte Bekir'i dışarı çıkarıp,

soydular. Bütün vücudu mosmordu ve cesedi alabildiğine şişmişti. Belli ki ölümünün

üzerinden uzun süre geçmişti.

Haber, anında farklı bir yorumla bütün koğuşlara yayıldı:

-Bekir Bağ, işkence ile öldürüldü.

O gece A Blok'taki ülkücüler, Bekir Bağ için Yasin okumaya karar verdiler. Oysa,

Mamak'ta böyle bir uygulama yoktu. İç Hizmet Yönetmeliği'ne göre, bu büyük bir suçtu.

Alınan bu karar, "isyan'' anlamına geliyordu. Askerler anında harekete geçtiler. Ancak,

üzerlerine inip kalkan coplara rağmen Ülkücüler susmuyorlardı:

- Yasin Vel Kuran - il Hakiym...

O gece solcular da Ülkücülere destek verdiler. Onlar da cezaevi idaresine isyan

bayrağınıaçtılar."

"Mamak Askeri Cezaevi'ndeki C-5 adlı bölüm, askerler için "disiplin koğuşu"

olaraktasarlanmıştı.

Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından da özel bir işkencehane haline

getirilmişti. İçi de işkence uzmanı polislerle doldurulmuştu.

C-5'te sorgulamalar sürerken, canhıraş feryatlar dört bir yanı sarıyordu.

Koca salon,çırılçıplak soyulup çarmıha gerilen gençlerle doluydu."  - alıntı -

                                                              Ekrem SEÇKİN

                                                                                        Mamak ceaevi A-Blok 7. koğuş


 

Yorum yok
 
<< Başa Dön < Önceki 1 2 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 1 - 9 Toplam: 18
 
 
Günün Tarihi
..:::MHP Çorlu İlçe Teşkilatı:::.. ..:::MHP Çorlu İlçe Teşkilatı:::..
 
  Copyright © 2007 mhpcorlu.org Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
İletişim adresi:
info@mhpcorlu.org
Görsel Tasarım ve Sistem Yönetimi:
by meto