| |
|
Cumartesi, 21 Ağustos 2010 |
|
Ülkemizin bölünmez bütünlüğünün tartışıldığı Pkk’lı belediye başkanlarının ayrı bayrak, özerk cumhuriyet ve meclis istediği esnafın siftah etmeden dükkan kapattığı, çiftçinin kaldırdığı mahsul ile bırakın ihtiyaçlarını gidermeyi, yaptığı masrafı karşılayamadığı sabit gelirli insanlarımızın,memur, işçi ve emeklilerimizin açlık ve sefalete mahkum edildiği, terörün dağlardan şehirlere inerek asker ve polislerimizi şehit ettiği, bazı illerimizde Türk Bayrağı açmanın tahrik unsuru olarak görüldüğü, silahlı kuvvetler ve HSYK üzerinde oyunların oynandığı şu günlerde Başbakanın kişisel kapris ve hırsı ile anayasal değişikliğine gidiyoruz. Bu değişikliğe giderkende, Başbakan Erdoğan meşru olmayan tavırlar sergilemekte. Buna örnek verecek olursak; Ülkücü’lere kafir deyip arkamızdan namaz kılmayanların, hatta aynı kıblede bizimle aynı safta durmayanların 30 sene sonra 3 tane oy için Başbakan sıfatıyla nasıl küçüldüğünü Türk Milleti gördü ve bu günde görmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin makamlarını babalarının çiftliği gibi kullananlara, gerekli cevapların her zeminde verileceğinden kimsenin kuşkusu olmamalıdır. Bu nedenlerle: - 12 Eylül’ü, 12 Eylül’lerle aklamaya çalışıp milletimizi kandırmaya çalışan sahtekarlara sormak isteriz? Mamaklarda, maltepelerde inanılmaz işkencelere maruz kalan hangi ülkücünün ailesine geçmiş olsun dediniz. Buz gibi havalarda çırıl çıplak soyundurularak, buzgibi betonların üzerinde coplanan ülkücülerin feryadından hiç haberiniz oldumu? Sepalara çekilen dokuz şehidimiz için gazetelerinizde, dergilerinizde, üzüntü duyduğunuza dair bir cümleniz varmı? Maltepe askeri cezaevinde aynı safta namaza durduğumuz Akıncılara “kafirlerin arkasında namaz kılınmaz, onlar kurana değil dokuz işiğa inanıyorlar” diyen, daha sonra sahte peygamber Raşit halife’nin yardımcısı olan Edip Yüksel en iyi dava adamlarınızdan biri değilmiydi. Bu nedenle Ülkücüler kara propagandalarınıza, yalanlarınıza asla kanmayacak Vatan diyyecek, onurum diyecek ve şehitlerimiz adına size “HAYIR” diyecektir. - Şehidimiz Mustafa Pehlivan oğlu için ağlayan Başbakan o mektubu okuyup ağladıktan sonra, onu iktidara taşıyıp getiren eylüllere, 28 şubatlara , AB ye ABD ye, papaz elbisesi giydirenlere, ihanet madalyası takanlara, lannet edip Ülkücülerden özürdileyip yüce allah’ın affına sığınmalıydı ve ülkücülerden helallik istemeliydiki, samiyetine inanan ülkücüler çıksın. Başbakan Ülkücüleri tanımıyor. Ülkücülerin adamgibi adam olduğunu “yarım” mektupta anladı itiraf edip özür dileyemiyor. Yakından bir tanısa, onların dünya nimetleri için kendini pazarlayarak, “kuruyan dal olmaya değil , vatan için, sehpalarda kırılan gül olmaya” sevdalandıklarını anlar ve sergilediği tavrından utanırdı. Ayrıytten 12 Eylülün alçak zihniyeti olan “bir sağdan, bir soldan” denge politikasıyla o mektupları okumazdı. Bu nedenle, Ülkücü hareket tarafından “notu”sıfır olan Başbakana ve zihniyetine Türk milliyetçileri “HAYIR” diyecektir. - İdam edilen arkadaşlarımızı istismar ederek Ülkücü camiayı etkilemek için gözyaşı döken sahte suratlara ülkücüler asla kanmayacağı gibi, bunun bir tuzak olduğunu, ülkücüler üzerlerinde oynanan bir oyun olduğunu anlayacak, “evet” oyu için renkten renge girenlere “HAYIR” diyerek gereken cevabı verecektir. - 13 yıl hapishanesinden yılmadığımız, işkencelerinden, idamlarından korkmadığımız, “kuruyan dal olmaya değil, kırılan gül olmaya sevdalandığımız” bu kutlu dava için,” vatan” sözkonusu olduğu için, Türk Milleti, şehitlerimiz adına “HAYIR” diyecektir. - Ayrıyetten sıralayalım:Polise taş atanlara ayakkabı, kurşun atanlara maaş, ev, Ankara’da siyaset yapmalarına izin verenlere, Habur sınır kapısında ayaklarına mahkeme götürenlere Ülkücü’ler HAYIR diyecektir. - İmralı ile anlaşarak Türkiye’yi parçalamak isteyen ABD ve AB’ye çanak tutanlara Ülkücü’ler HAYIR diyecektir. - Türk Milleti ile yarım kalmış hesabı olanlara, ecdadımızın şanlı tarihinden utanç duyanlara Ülkücü’ler HAYIR diyecektir. - Tarihle yüzleşme adına ecdadımıza yapılan hakaretlere, isyan elebaşlarını alkışlayan ve masum gösteren zihniyetlere Ülkücü’ler HAYIR diyecektir. - Vurguncuların, soyguncuların, hainlerin ülkemizden kaçması için yapılan anayasa değişikliğine Ülkücü’ler HAYIR diyecektir. - İhanet, talan ve yıkım şebekelerinin tahribatı sonucu Türkiye’nin daha ezik, daha yoksul, daha çaresiz bir ülke durumuna düşürülmesine Ülkücü’ler HAYIR diyecektir. - Pkk’ya Haburu, Türk gençlerine kabri layık görenlere Ülkücü’ler HAYIR diyecektir. - Yandaş medya kanalları ile Türk halkını kandırarak yavaş yavaş bölünmeyi hazırlamalarına Ülkücü’ler HAYIR diyecektir. - Çıkarcı sermaye grupları ve yağmacı fırsatçıların, Türkiye’nin gelir kaynakları ve değerlerini satın alarak Türk milletini yoksulluğa sürükleyenlere Ülkücü’ler HAYIR diyecektir. - Yabancıların İstiklal savaşında yapamayıp, Akp eliyle banka, kuruluş ve topraklarımızı ele geçirmelerine Ülkücü’ler HAYIR diyecektir. - Dolmabahçe’deki, Atinadaki, Waşingtondaki gizli pazarlıkların ortaya çıkması için Ülkücü’ler HAYIR diyecektir. - Dokunulmazlık zırhına bürünerek, halka ananıda al git, gözünü toprak doyursun diyen başbakan ve ekibinin yüce divana gönderilerek Türk Milletine hesap vermesi için Ülkücü’ler HAYIR diyecek. - Etnik kimlikleri, milli azınlık haline getirerek Türk milletinden yeni milletler çıkartılmasına Ülkücü’ler HAYIR diyecek. - Ülkücü’ler kirli siyasete, kirli ticarete, kirli kazanca, kirli niyete, kirli projeye HAYIR diyecektir. - Ülkücü’ler; Merhum Alparslan TÜRKEŞ ve dava arkadaşlarını hertürlü iğrenç iftiralarla yıllarca suçlayanların, Alparslan TÜRKEŞ’i kendilerine referans göstererek Ülkücü’ler arasında fitne çıkarmaya çalışanlara şiddetle HAYIR diyecek. İsrail ile kayıkçı kavgasına tutuşan, ABD ve AB’den talimatlarla ruma,ermeniye ödün veren Irak’ta, Bosna’da çinde Uygur’lara yapılan zulümleri görmezden gelerek sözde filistini düşündüğünü halka ağlayarak anlatmaya çalışan Başbakan ve ağlayan ekibinin oyununu bozmak için milletini seven, bayrağını seven, toprağını seven her TÜRK’ün oyu HAYIR olmalıdır. Sonuç olarak: Yurdumuz, vatanımız TÜRK olan adımız tehlikede. Türk Milliyetçi’leri gün, titreyerek özüne dönme günüdür.Gün ayağa kalkma günüdür. Gün vatana, bayrağa sahip çıkma günüdür. Yunus MERAL |
|
|
Çarşamba, 25 Şubat 2009 |
|
…Saatlerce etrafına bakmadan yürüdü, hep düşündü, öyle derin düşündüki bütün yılları , tüm geçmişi sorguladı. Yaşadığı hayatta bulduğu tekşey, bir ömür yüreğinde taşıdığı o yüce sevgi, başka hiçbir şeyi yoktu. O yüce sevgiyle diktiği küçük bir fide büyümüş koskoca bir çınar olmuştu, ona arkadaştı,ona sırdaştı. Ayın belli gününde dalına gül takıp, alev alev yanan sevgisini saatlerce, yıllarca anlatamadığı sırlarını, diktiği çınarına anlatarak büyütmüştü. Çınar büyüdü gelişti. Suyunu göz yaşlarından, gürlüğünü, güzelliğini, dallarına takılan sevgi güllerinden aldı. Böylece geçen yılların ağır yorgunluğuda adamın omuzlarına çökmüştü. Artık çınarına gitmesi için büyük zorluklar çekiyor, ayakları ağırlaşan vücudunu taşıyamaz hale geliyordu. Söz vermişti, son nefesine kadar çınarının dallarına gül takacak, gül takılan dallarda hep onu seyredecekti, onunla konuşacaktı. Günler ayları, aylar seneleri kovaladı. Artık ağırlaşan vücudu bir kenara, geçimini sağlayacak parayıda bulamıyordu. Onun için açlığın, yokluğun önemi yoktu sadece, çınarına gül alacak parayı bulabilseydi, dünya umurunda bile olmaya caktı. İlk bahar kendini yaza, yaz kendini sonbahara terk etmişti. Sararan yapraklarda hep kendini görüyor, sararıp düşen her yaprağı bir hayatın yok oluşuna benzetiyordu. Ağaçlara bakarak “dün çok güzeldiniz, bugün sararıp yok olup gidiyorsunuz” diyerek sanki tabiata sitem ediyordu. Sonbahar sonrası kış, kış oluncada gül bulmak cok zordu. Ne olurdu “şu yaz mevsimi biraz daha geçmeseydi” diye düşündü. Sararıp dökülen yapraklar arasında zorda olsa yorgun, ağır adımlarla şehre doğru yürümeye başladı. Gözlerinde nem, yüreğinde acı, soluk gözleriyle tabiatı baştan aşağı süzdü. Gözüne selvi ağaçlarının arasında bir mezarlık takıldı, dakikalarca mezarlığı seyrettikten sonra gök yüzüne baktı, ağaçlara baktı. Kısılmış gözleriyle sanki bir şeyler aradı. Birkaç damla yaş düştü gözlerinden, öyle bir içini çektiki, o çekişle bütün hayatın acılarını, tüm çilesini, sanki kainata haykırıyordu. Dudaklarından dökülen bir cümle ile “evet burası bir bitiş değil, gerçek hayatın huzur içinde bir başlangıcıdır” dedikten sonra yüzünde bir tebessüm oluştu, biraz olsun yüreği huzura kavuştu, dizlerine can geldi, yavaş yavaş yürümeğe başladı. …Neredeyse tagati bitmek üzere. Zorla sürüyen ayaklarından her adımının, sanki bir bitişe gittiğini acı acı düşünmeye başladı. Yanından gelip geçen insanları bir bir gözden geçirdi. Sessiz yürüyenlerin dışında oldukça mutlu ve neşeli olanlarda vardı. Onlar gibi veya onlardan biri olmaya çalıştıysada beceremedi. Onca kalabalığın içinde gine yapayalnız kaldı. Uzayan kaldırımları bitirdiği gibi , aradığı çiçekçiyide bulmuştu. Buldu ama para yok, olmayınca nasıl isteye cekti, iki gündür pek bir şey yemediği umurunda bile değildi. Yıllar önce , canından çok sevdiği, uğruna bir ömür feda ettiği sevdiğine “artık bu çınar sensin, seni hep bu çınarda seyredeceğim. Sana veremediğim gülleri bu çınara getireceğim. Ayın ortasında ben, sonunda sen gel. Senin maddi olarak uzaklaşman benim için okadar önemli değil. Kader’ilahi bu dünyada bizi kavuşturmadı fakat, sen benim beynimde, kalbimde, ruhumda hep benimle berabersin” diyerek çınarı dikip, dibini göz yaşlarıyla sulayıp “bir ömür boyu acı çekmek üzere ayrılmıştılar. Nasıl olurda son nefesini vermeden sevdiğine gül götüremezdi. Onu kahredende buydu. Evet; mazi böyle geçti gözünün önünden, bir film şeridi gibi kaybolup gitti. Uzun uzun düşündü, çiçekçinin önünden bir türlü ayrılamıyordu. Bir çiçek alamamanın acısı bir ömür boyu çektiği acıdan daha fazla ızdırap veriyordu. Gururluydu, param yok nasıl diyebilirdi. O an “bir insanın bir çiçek kadar değeri yokmu” diye düşündüğü sırada, bir anda kendini dükkanın içinde buldu. Boynu bükük, gözler dolu dolu çiçekçinin yüzüne baktı. Çiçekçi “buyurun” der demez, biran yüzündeki ifade değişti. Söyleyemiyordu, dili tutuldu, çiçekçinin yüzüne bakıp öylece dona kaldı. Çiçekçi adamın hep gözlerine bakıyordu. Dilinin söyleyemediğini, anlatamadığını, gözleri bir bir çiçekçiye anlatmıştı sanki. Çiçekçi “hangisinden istiyorsun” deyince, adamın bakışları değişti. Solgun yüzüyle ve kısık bir sesle “bana şu kırmızı gülden birtane verirmisin param yok, benim için çok önemli. Yıllardır ilk defa böyle bir durumdayım” derdemez, çiçekçi adamın gözlerine baktığında dilinin değil, gözlerinin yalvardığını gördü. Yüzünün ifadesi ölümün soğukluğunu taşıyor gibiydi. Belkide bu dünyadaki son isteği, son arzusu diye düşündü. Yaşlı adama, “bir gülün sözümü olur, isterseniz hepsini alın önemli değil” deyince, adamın yüzünde tebessüm oluştu. “Allah razı olsun, gülleriniz hep bereketli olsun” dedikten sonra kırmızı güle uzandı. Sanki bir bebeği kollarının arasına almıştıda incitmemek için bütün gücünü harcıyordu. Tekrar teşekkür ettikten sonra, yavaş yavaş dışarı çıktı. Yaşlı adam, adım atmakta güçlük çekiyor, nefesi daralıyodu. Hıçkırık boğazına düğümlendi. Güle bir şeyler demek istediysede hepsi, titreyen dudaklarının arasında kaldı. Bu günçiçeğini, ölümsüz sevgisinin anısına diktiği, çınar ağacına götüremeyecekti. Yüreğini acı kapladı. Mazinin acı güzelliği biranda uçup gitti. Acıyla buruşmuş yüzünde, sıcak bir tebessüm oluştu. Caddenin bir kenarında soluksuz ve son defa hayata yeniden baktı, elindeki güle sımsıkı sarıldı. Bütün gücünü kullanarak, yanından geçmek üzere olan birine gülü uzatır gibi oldu. Adam son nefesini vermiş, hayata gözlerini kapamıştı. Yoldan geçenler, bakıp bakıp gittiler. Gül, adamın elinden düşmek üzereydiki; annesinin elinden kurtulan bir çocuk, gülü alarak annesine götürdü. Çocuk annesine, “anne ölen amca gülü sanki sana uzatıyordu, bende onu sana getirdim”dedi. Annesi; “hayır oğlum, O’ ölmedi ve ölmeyecek, bundan böyle sadece gül tutamayacak” diyerek, uzaklaşıp gittiler… Yunus MERAL
|
|
|
VELİNİN YETKİSİ VE SINIRLARI |
|
|
|
|
Perşembe, 05 Şubat 2009 |
|
Velayet mertebesinin zirvesinde peygamberler bulunmaktadır. Allahu Tealâ’nın izni ve desteği olmadan hiçbir peygamber mucize gösteremez, ayet getiremez; istediğini hidayete çekemez; kalbi temizleyemez. Bu hakikat Kur’an-ı Hakim’de açıkça belirtilmiştir. (Ra’d/38, Kasas/56, Nur/21) Ancak ilahi izin ve destek gelince peygamberler ölüleri diriltmiş, körlerin gözünü açmış, bir nefesle hastaları iyileştirmiş, hayvanlarla konuşmuş, cinleri emrinde çalıştırmış, bulutları istediği yere sevketmiş, denizi yol gibi kullanmış, parmakları arasından su fışkırtmış ve daha nice harikaları gerçekleştirmiştir. Bütün mucizeler, peygamberlerin insan, eşya ve kainat üzerindeki tasarruflarıdır. Bunların bir kısmı, derecelerine göre peygamber vârisi olan kâmil insanlarda da zuhur eder. Ancak bunun ölçüsü vardır, onu bilmek gerekir. Aksi halde veliler hakkındaki yanlış itikadlar yüzünden şirke düşülür. Bazıları, kutub ve gavs olarak bilinen velilerin kainatı idare ettiğini, bütün insanlardan ve alemden haberdar olduğunu, istediğini yapma yetkisinin bulunduğunu düşünür ve söylerler. Bu fikir yanlıştır; tevbe edilmezse şirke ve küfre girme tehlikesi vardır. İrşadla görevli bir velinin işi, Allah’ın izniyle ölü kalpleri nur ve ilahi sevgi ile diriltmek, kulu Yüce Rabbine sevketmektir. Velinin bütün tasarrufu ilahi kadere bağlı olarak gerçekleşir ve hepsi ilahi izinle olur. Veli, sonuç almak için sebepleri kullanır. Himmetini hayırlara yöneltir, her işinde Allah’ın rızasını arar. Nazı, niyazı, dua ve avazı Hak içindir. Allahu Tealâ’nın kendisine ikram ettiği feyz, nur, keşif, keramet, marifet, feraset ve duasına icabet nimetlerini ilahi irade ve rızaya uygun kullanır. Kul olduğunu unutmaz; haddini bilir, yetkisini aşmaz. Yüce Rabbine karşı boynu bükük, gönlü yanık, kalbi uyanık bir vaziyette, hep O’nun emrini ve desteğini bekler. Elinde hangi güzel hal zuhur etse kendisinden bilmez, kibir yapmaz, övünmez. Makamı ne olursa olsun, veli her şeyi bilmez; bilmesi de gerekmez. Veli, Allahu Tealâ’nın kendisine bildirdiklerini ve hak yolunda lazım olanı bilir. Veli, Allah’ın şahididir; O’nu tanır, O’nu tanıtır. Kalbin ve nefsin terbiyesinde ustadır. İrşad kutbu olan veli, bütün himmet ve gücünü dinin yayılması ve insanların ıslahı için kullanır. Eşyayı ıslah etmek, dünya işlerini düzene sokmak, güzel geçim yolları aramak, teknik gelişmeleri takip etmek velinin birinci işi değildir. O, bunları ehline havale eder. Bazı insanlar, baş ve bel ağrısına varana kadar her türlü derdini velinin himmet ve tasarrufu ile dindirmek ister; doktor yerine veliye gider. Kimileri, insanların cehalet, zulüm, tembellik ve ihanetleri yüzünden bozulan cemiyet hayatının, mürşidlerin bir tasarrufu ile düzelmesini ve zalimlerin başının ezilmesini bekler. Halbuki veliler, fıtrat kanunlarına uymayı takvanın bir gereği görürler; hikmete tabi olur, hakkı gözetirler. İlahi rızaya uymayan talebleri de reddederler. __________________ KİM GÜLEREK GÜNAH İŞLERSE AĞLAYARAK CEHENNEME GİRER Yunus MERAL |
|
|
EYLÜL DE VURDULAR, EYLÜL DE ASTILAR |
|
|
|
|
Salı, 27 Ocak 2009 |
|
Bir çok insan için 12 Eylül denince akla 12 Eylül 1980 gelir. Benim içinse hayatımda iki önemli yeri olan, iki ayrı 12 Eylül var. Birincisi 12 Eylül 1978 gece saat bir buçukta göğsüme dayanan uzun namlulu silahlar ve 13 yıl dönmemek üzere evden alınışım. ikincisi ise sabah ezanıyla Milli Marşlarımızın gümbür gümbür sesleriyle uyanışım. Birinci Eylülde vuruyordular, ikinci Eylül’de ise asıyordular, kim olduğumuzu sormadan, sorgulamadan, yargılamadan sehpalara çektiler dokuz tane yiğidimizi. Evet şu anki konumuz 1980 in Eylülü kendince yüzünü hiç belli etmedi ama biz onu onları çok iyi tanıyorduk. Sözleri bize biraz benziyordu. Ülkeyi böldürtmeyeceğiz. Hainleri temizleyeceğiz. Vatanımız, milletimiz gibi bir yığın laflar ediyorlardı. Doğru da söylediler(!) O gün böldürtmediler, kanın akmasını da sihirli bir hareketle durdurdular. Peki bakalım sonra ne oldu 12 Eylüllerde. 12 Eylülün başı Kenan Evren tam anlamıyla bilgisiz, kültürsüz, rahatlıkla birilerinin kukla gibi idare edebileceği cahil bir insan. Bunu böyle kabul ettiğimizde, yıllarca durmayan kanı bir anda nasıl durdurdu, insan hayretler içinde kalıyor. Aslında hayrete gerek yok, kendisi demedi mi “hadisenin olgunlaşmasını bekledik”. Olgunlaşma bedeli olarak evet çokça kan dökülmeliydi Tabi ki o koltuğa oturmanın da bir bedeli vardı ödenmesi gerekirdi. Binlerce bu Milletin evladının kanı akmalıydı, ortalık cehenneme dönmeliydi. Anaların, babaların yüreği yanıp kavrulmalıydı.Tv ler, radyolar her gün ölen öldüren gençlerden bahsetmeliydi ki; o koltuğa bir kurtarıcı gibi oturabilsinler, alkış alsınlar. Kuran”a basıp raftan ekmeğin nasıl alınacağını rahatça anlatabilsinler, utanmadan. Sayın Evren ne derse desin, ABD büyükelçisi 12 Eylülün ne için yapıldığını net bir beyanla “Türkeş’i mi iktidar yapsaydık” diyerek 12 Eylülcülerin birer kukla olduklarını açıkça ortaya koymuştur. Kuklalık görevini layıkıyla yapan 12 Eylülcüler oturdukları koltuk bedellerini batılı ülkelere Türkiye’nin elindeki kozlarını bedava diyeceğimiz şekilde pazarlamışlardır. Ellerindeki önemli kozları bedava verince de batının,ABD’nin kapı kulu olmuşlardır. Bunlardan en önemlilerinden biri ise Yunanistan’ın Nato’ya alınmasıdır ki; bu durumdan sonra Yunanistan özellikle Kıbrıs konusunda Türkiye’yi hala köşeye sıkıştırmaktadır. Bana göre 12 Eylül ün en büyük günahlarından biride 3-5 eşkıya diyerek Pkk’ya yanlış teşhis koymasıdır. Hal bu ki bölücülükle eşkıyalığın asla benzer tarafı bulunmamaktadır. Ülkeyi bölmeye çalışanla, kanunsuz olarak dağda yol kesip para alan eşkıya’yı bir birine karıştırırsanız, bu günkü sonuçlara asla şaşırmamanız gerekir. Bu yanlışın bedeli de sonuç olarak onbin’lerin hayatına malolmasıdır. Meseleyi objektif olarak değerlendirdiğimizde, 12 Eylül dörtbin kişinin kanını istismar edip koltuğa oturmuş, o an için kan akmamış lakin, yaptığı hatalardan, koyduğu yanlış teşhislerden dolayı otuzbin’in üzerinde insan yok olmuştur. Bu hadisenin görünen boyutu. Görünmeyen boyutu ise 12 Eylül ile birlikte özellikle resmi sıfatlılar tarafından, savaşma seviş, hayatını yaşa, sloganları okumayan, düşünmeyen gençlik tarafından ciddi kabul görmüş, diskolar, barlar adeta uyuşturucu yuvasına dönmüş, sokakta üç insanın ölümünü bahane eden 12 Eylül mimarları, duvarların arkasında her gün uyuşturucu ile ne acıdır ki 10 kişiyi öldürmeye başlamış, hızla yükselen tehlike bu işin mimarlarını bile ciddi endişeye düşürmüş, Türk gençliğini en büyük tehlikeye sokacak uyuşturucu belasının temeli de böylece atılmıştır. Bu hususta ki araştırmalara göz attığımızda 1980 yılı ile 1985 yılları arasında yaklaşık on kat daha fazlalaşmış, bu güne kadar bu belanın önüne geçilmesi bir kenara ilkokul kapılarına kadar sokulmuş, bali’ci tabir edilen gençler bütün sokak başlarında görülmeye başlamış, dün çoçuğu öldüğünde ölüsüne ağlayan analar, ne acı ki gözlerinin önünde yok olup giden çocuklarına her gün ağlamaya başlamışlardır. İstatistikler 1980 li yıllarda inancın, törenin, adetin yıkıldığını, fuhuş un, rüşvetin, gayri meşru işlerin çığ gibi büyüdüğünü, “Devletin kazanı deniz yemeyen domuz” mantığının salgın bir hastalığa dönüştüğünü, bu nedenle de milleti sömürerek bir yığın zengin türediğini, bankerlerle milletin soyulduğunu sömürüldüğünü açıkça göstermektedir. Anlayacağımız şu ki 12 Eylül arkasında telafisi zor olan hala bu gün bitirilemeyen bir belayı bu milletin başına sarmıştır. 12 Eylül Cezaevlerinde insanlık dışı işkencelere baş vurmuş, binlerce insanı sakat bırakmış düşünen okuyan bir nesli adeta yok etmek için elinden gelen ne varsa geriye hiçbir şey bırakmamıştır. Amerikalı veya orada yaşayan prof’lar dan raporlar alınmış ıslah metod’ları Mamak ta en iyi şekilde uygulamaya konulmuştur. Rapora göre; 1. Anarşik olaylara katılan bu gençler siyasi olaylar olmasa bile, bunlar adam öldürmeye eğilimli kişiler olduğundan, siyasi olaylara karışmasalar dahi bunlar başka nedenlerle yine adam öldüreceklerdi |
|
|
Pazar, 18 Ocak 2009 |
BİRLİĞE ÇAĞRI Yunus MERAL
Tarih: 19 Ocak 2007 Cuma “Bu Yazı Merhum Başbuğumuz ALPARSLAN TÜRKEŞ’ in ve Aziz Şehitlerimizin Anısına Kaleme Alınmıştır” Muhterem Dava Arkadaşlarım; AKP Hükümetinin 4 yıldır uyguladığı ve ülkemizin Milli Değerlerine darbe üstüne darbe vuran, ülkemizin üniter yapısının tartışılmaya başlandığı, Türkiye Cumhuriyeti’nin, ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün altına dinamit yerleştiren politikaları milletimizi germiş, devletimizi Avrupa kapılarında dilenci, hatta Avrupa’nın şamar oğlanı haline getirmiştir. Kendi ülkemiz insanlarının bile gitmeye korktuğu güney illerimizde vatan hainleri cirit atmakta, vatanımızı bölmek isteyen Avrupa Birliğine mensup parlamenterler, bu bölgemizde açık açık bölücü hareketi destekleyen propaganda yapmaktadırlar. Ülkemizin toprakları Avrupalı ve İsraillilere peşkeş çekilmekte, ülkemizin her türlü politikası Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri güdümüne girmektedir.. Ülkemizin zenginler topluluğu dediğimiz TÜSİAD, ekmeğini yediği Türk Milletinin Milli menfaatlerine düşman, Avrupa Birliğinin, Amerika Birleşik Devletlerinin bir sivil toplum örgütüymüş gibi açık ve aleni bir şekilde faaliyet yürütmektedir. Diğer taraftan, ülkemizin ulusal basınının önemli bir kısmı, gazete ve TV Kanalları da bu kulübün elinde, yine Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletlerinin çıkarlarına hizmet etmektedirler. Ülkemiz adım adım, ABD’nin Ortadoğu planı olan ve AKP Genel Başkanı R.Tayyip ERDOĞAN’ ın eş başkanıyım diye övündüğü Büyük Ortadoğu Projesinin uygulama alanı içerisinde hızla bölünmeye ve parçalanmaya doğru gitmektedir. Aynı proje kapsamında yine AKP hükümeti tarafından KKTC bitirilme noktasına getirilmiş, Kıbrıs Türkleri Rumların insafına terkedilmiş ancak kayıptan başka hiçbir kazanç elde edilmemiştir. Hatta Kıbrıs Davasıyla özdeşleşmiş, hayatını bu davaya adamış 20. Yüzyılın en büyük Türk Liderlerinden birisi olan Rauf DENKTAŞ yine AKP hükümeti tarafından neredeyse hain ilan edilmiştir. AKP iktidarının ülkemizin en kritik kurum ve kuruluşları olan Telekom, Tekel, POAŞ,Bankalar vb. gibi stratejik öneme sahip ve ülkenin ekonomisinde önemli paya sahip bu kuruluşlar yabancı sermayeye peşkeş çekilerek Ülkemizin Ekonomisi yabancılara teslim edilmiş, bundan daha da önemlisi güvenlik açısından öneme sahip bazı kuruluşlarımızın satılmasıyla da milli güvenliğimiz çok büyük bir tehdit altına girmiştir. Bu da açıkça Manda Yönetiminin ta kendisidir. Çünkü para kimdeyse güçlü odur ve o yönetir. Kıymetli ülküdaşlarım;Sizde biliyorsun ki bu vatan kolay alınmadı, her karış toprağı binlerce, milyonlarca şehit kanıyla sulanmıştır. Bu gün ülkemizde huzur içerisinde, güven içerisinde, özgür ve göğsümüzü gererek biz Türk’üz diyerek yaşıyorsak bunu şehitlerimize borçluyuz eğer atalarımız bizlerin özgürce yaşamamız için canlarını verdiyse bizde yarınki nesillerimize özgür bir Türk Devletini bırakmak zorundayız. Ülkemizin içinde bulunduğu bu vahim durumun bir tek ilacı vardır: ÜLKÜCÜ HAREKET… ve bu hareketin de bir tek adresi vardır: MHP… Bu gün Türk Milliyetçiliği Fikri yalnızca Türk Milletinin değil tam bir kaos içerisinde bulunan dünya milletlerinin de yegane kurtuluş reçetesidir. Gün birlik günüdür. Gün, şahsi çıkarları bir kenara bırakıp MHP çatısı altında kenetlenme günüdür. Gün küçük kırgınlıkları bir kenara bırakıp kucaklaşma günüdür. Gün geceyi gündüze katarak ülkemiz üzerinde oynanan oyunları bozma günüdür. Gün karanlıkları yırtıp aydınlığa çıkma günüdür. Ülkemizin yegane kurtuluşunun Milliyetçi Hareket olduğunun farkında olan düşmanlar boş oturmamaktadırlar. Ülkücü hareket üzerinde dün olduğu gibi bugünde her türlü oyunu oynamaktadırlar. Bunun en son örneği ise dün Milliyetçiliği öcü diye gösterenlerin sahte Milliyetçilik nutuklarıdır. MHP’nin iktidarını engellemek için birileri tarafından hazırlanan yeni oluşumlardır vs. Evet, bu oyuna asla gelmeyeceğimiz gibi ülkücüler olarak, bu oyunları bozmalı birlik ve beraberlik içerisinde bize umut bağlayan yüce milletimizin emrinde olmalıyız. Eğer kendimizi ülkücü hareketin bir mensubu olarak görüyorsak, her platformda, her ortamda ve her toplulukta milliyetçi kimliğimizi ön plana çıkartıyorsak, eğer bu kimlik bizim kişiliğimize bir değer katıyorsa, bu kimliğimize yakışır davranış içerisinde bulunmak ve bu kimliğe layık olmak zorundayız. Değerli Dava Arkadaşlarım;Eğer bizler bu davayı Allah’ın kutsal bir davası olarak kabul ediyorsak, Türk Milleti’nin tarihteki yerini alması davası diyorsak, Vatan Bölünmez Şehitler Ölmez diyorsak, bu semalarda ezan dinmez, gönderde dalgalanan Ay-Yıldızlı bayrağımız inmez diyorsak, dünyevi çekişmeleri bir kenara bırakmalı,hırsları rafa kaldırmalı,seçim sathına giren ülkemizde davamızın başarısı için her türlü küskünlükleri ortadan kaldırarak davamıza hizmet eden birer asker olmalıyız. Davamız Allah davası deyip, şahsi çıkarlarının uğruna davasını feda edenleri Allah Kahretsin diyoruz. Siyasi menfaat uğruna davasını bir basamak olarak kullanıp ta şehit kanları üzerine basarak, makam ve mevki peşinde koşanları Allah Kahretsin diyoruz. Ülkesi bölünmenin eşiğine getirilmişken, etrafımız cayır cayır yanarken, ülke yabancılara peşkeş çekilirken, küçük çekişmeler uğruna, kişisel kırgınlıklar uğruna davasına küsenleri Allah Kahretsin diyoruz. “Ben Milliyetçiyim, ben Ülkücüyüm” diyerek kendisini asil Türk Milletinin bir ferdi olarak gösterip ancak, Milliyetçi Hareket partisini, onun değerli mensuplarını yıpratıp, küçük düşürecek her türlü faaliyeti gösterenleri Allah Kahretsin diyoruz. Ülkücü hareket içerisinde yer alıp ta bölücülüğün ve ayrımcılığın bir diğer adı olan bölgesel ve yöresel milliyetçilik yaparak insanlar arasında ayrım yapanları Allah’a havale ediyoruz. Aziz Ülküdaşlarım Gelin gönüllerdeki kırgınlık ve dargınlıkları bir kenara bırakarak tek bir yumruk olalım. Gelin ülkücü hareketi ülke genelin’ de başarılı kılmak için var gücümüzle çalışalım. Gelin yıllarca birlikte, omuz omuza verdiğimiz mücadelenin meyvelerini toplamak için birlik ve beraberlik içinde olalım. Bölücü ve yıkıcıların dışında tüm insanımıza gönlümüzü açıp kucaklayalım. Kıymetli Arkadaşlarım; , Dün yumruklarımızı sıktık, Allah’a yemin ettik, vatanımızı böldürtmeyeceğiz dedik. Şehitlerin kanını yerde bırakmayacağız dedik. Bu sözün yerine gelmesi, Türk Millet’inin kalkınıp, çağlar üzerinden sıçrayarak bölgesinde süper güç olması demektir. Bunun yolu da Milletimizin %98’ini gönülden kucaklayıp, %70’i ile Milliyetçi Hareket Partisini tek başına iktidara getirmektir. Davamızı Milletimize en iyi şekilde anlatarak güvenini kazanmaktır. İnanarak, çalışarak T.B.M.M’ indeki 550 Milletvekiline talip olmaktır. İlkeli, bilgili, dürüst lider, Sayın Genel Başkanımız Dr Devlet Bahçeli ise en büyük avantajımızdır. Bu işin çözümü ise ; Vatanını, Milletini, Bayrağını sevenlerin inanarak, birlik beraberlik içinde, bu yola baş koymasından geçer. Muhterem Gönüldaşlarım; Ülkemizde hala kan akarken, şehit cenazeleri gözyaşlarıyla yolculanırken, yürekler hala yanarken, bölünme ve parçalanmaya doğru adım adım giderken, yatağında rahat uyuyan ve ben ülkücüyüm diyenleri Allah’a havale ediyoruz.Allah Türk Milletini Korusun ve Yüceltsin. ZAFER TÜRK MİLLİYETÇİLERİNİNDİR Yunus Meral Milliyetçi Hareket Partisi Tekirdağ İl Başkanı |
|
|
|
|